hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo hacked by silo

Anasayfa \ Köşe Yazıları

Arayış Nereye Kadar?

2001 krizinin artçı sarsıntıları her alanda yayılarak yaşanırken önemli ticari davalardan birine hazırlık yapıyordum. Müvekkil haklı, dava sonucu ölüm kalım meselesiydi şirket açısından. Ancak hukuki olarak net düzenlenmeyen birçok açık nokta vardı. Bu yüzden yerli yabancı ya da uluslar arası mahkeme kararı taradım günlerce. Alakası olmayan birçok davaya da yolum düştü doğal olarak. Davalarını bilmek insanlığın röntgenini görmek gibidir biraz. Hani halk dilinde “ben onun ciğerini biliyorum” denir öyle bir şey. Ama bunları düşünmeye fırsatım yoktu kendi işime yarayacak verileri toplamaya odaklandım.

O yoğun çalışma arasında bir gün, çalışma masamda gözlerimi kapatıp beynimi bir süre dinlendirmek istedim. Beş dakikalığına her şeyi unutmak ama beyaz sayfa falan açmak ne mümkün yaşadığım bildiğim her şey onu savurup atıyor. Sonra şu an nerede olsam rahatlarım diye düşündüm. Ve hafızam çocukluğumda sık sık çıktığım ve ufka baktığım köyümüzdeki bir tepenin üstüne götürdü beni. Tepenin adı : “Kıyının Başı” . Bu isimden dolayı eskiden tepenin eteklerin de bir göl vardı herhalde diye düşünürdüm. Yoksa hangi kıyı olacak iç Anadolu bozkırında? Tepe köyün güneyinde zaten bir kısmında evler var. Oradan baktığımda batıdaki çatal dağlar arasında batan güneş ve Ankara yolu gözükürdü. Beş yaşıma kadar dünyayı köyümden ibaret sanmış ondan sonra bir de Ankara olduğunu görüp öğrenmiştim. Ama artık Ankara’nın ötesinde ne var diye merak ediyordum ve bu aklıma geldiğinde çıkıp o tepeden ufka bakıyordum.

O yoğun işlerin arasında dinlenmeye çalıştığım gün o tepedeki halime tekrar dönmeyi o kadar istedim ki anlatamam. Artık onun ötesinde ne var bunun ötesinde ne var dünyada neler olup bitiyor merakım bitmişti. On iki yaşlarında eğitim için köyümden çıkmış bir daha da tam olarak hiç dönememiştim. Küçüklüğüm o tepede öylece duruyor gibi geri dönüp o meraklı kıza “kayda değer hiçbir şey yok, sen buradan hiç ayrılma” demek geldi içimden. Ama sözümü dinlemeyeceğini biliyordum. Bu dünya hayatı yaşanması gereken bir süreçti döngü tamamlanıncaya kadar. Ama o günden sonra en azından bir dinlenme yerim oldu. O tepede üstüne oturup saatlerce ufku izlediğim taş. Bir gün tüm işleri bitirince oraya dönecek ve ufka bir daha bakacağım diye düşünüyorum yorulduğumda.

Bu dinlenme tecrübesini yaşadıktan birkaç gün sonra Leonardo Da Vinci’ye atfedilen bir hikâyeye rastladım şimdi hatırlayamadığım bir kaynakta. Gerçekten çok ilginçti:

Yüce dağların yamacında, büyük kayalardan birinin gölgesinde küçük bir taş vardı. Bu taş, gün doğumunu, rüzgârı, bulutları, karı, kışı, baharı korunaklı yerinden zevkle seyrediyor ama gitgide daha fazlasını merak ediyordu. Bir gün yağmurdan ıslanıp aşağı kayan altındaki toprak sayesinde yamacın daha dik bir yerine geldi. Ve oradan baktığında aşağıda büyük bir şehre giden genişçe bir yol gördü. O yol gerçekten de Roma’ya bağlanan güzergâhlardan biriydi. Taş her gün o yoldan geçen savaş arabalarını, haber yetiştirmeye koşan ulak atlarını ya da görkemli düğün, kutlama konvoylarını izliyordu. Ama daha yakın olmak işlerin içinde olmak istiyordu. Sonunda güçlü bir yağmur ve akabinde gelen sel ile en büyük emeline kavuştu. Yıllarca izleyip, üstünde olmak istediği o yolun tam ortasına düştü. Şimdi ise aradan yine yıllar geçmiş. O taş o yolda atların toynakları, savaş arabası tekerleri altında o kadar ezilmiş yıpranmış, farklılaşmış, atılan pislikler çöpler içinde o kadar kirlenmiş ki ne yapıyor dersiniz?

 


 

u kez de aşağıdaki yoldan, bulunduğu yerden yukarı bakıyor. Bir zamanlar durduğu yamacın başına! Ve keşke oraya geri dönebilsem diyor…

Bu sembolik hikâyeyi dinleyen çok zeki bir Fransız asilzadesinin, Leonardo’nun çocukluğunun geçtiği yere benzeyen kırlardaki bir şatosunu üstada hediye ettiği biliniyor. Ancak burada çok kısa bir süre yaşayan Vinci bu dünyaya veda ediyor.

Hepimizin hayatında böyle duraklar bu duygular var şüphesiz. Ama Mevlana bu konuda ne diyor nakletmeden geçemem:

İnsan gerçek mutluluğu ilk sevildiği yerde; geçmişinde ve kendi özünde arar: Bu yüzden geçmişi özler... Hep dönmek ister kendi vatanına, diyarına, kasabasına, köyüne, annesinin kucağına hatta mümkün olsa karnına...

Bu doğru bir arayış yoludur aslında ama şunu hiç unutmamak gerekir insanın ilk sevildiği yer; Allah’a en yakın olduğu yer, gerçek vatanı; cennettir! Oraya geri dönünceye kadar bu arayış bitmeyecek...

Öyle ise cennete kadar tam bir huzur yok, durmanın anlamı da… Kalkın yürüyelim…

Fatma Şeref POLAT


Paylaş

Untitled Document